Karanlık Mod
05-05-2026
Logo
Ayrıntılı Tefsir – Mesed Suresi –1-5 Ayetlerin Tefsiri – Dünya ve ahirette hüsrana uğramak
   
 
 
Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla  
 
Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selam dürüst ve sözünün eri olan Rasulullah (s.a.v)’e olsun. Allahım senin öğrettiklerin dışında bir bilgimiz yoktur, sen alim ve hakimsin. Bize faydalanacağımız ilmi öğret, öğrendiklerimizden de faydalanmayı nasip et, ilmimizi arttır. Bize hakkı hak olarak göster ve ona itaat etmeyle bizi rızıklandır, batılı da batıl olarak göster, ondan sakınmayı nasip eyle. Bizi sözü işitip en güzel şekilde itaat edenlerden eyle. Ve bizi rahmetinle salih kullarınla beraber cennetine ulaştır.

Hak ehlinin karşısında olanlar hem bu dünyayı hem de ahireti kaybederler, işte bu Allah düşmanlarının akıbetidir:

Ey mümin kardeşlerim, bugün Mesed Suresi’ni işleyeceğiz. Allah Teala buyuruyor ki:

﴾ تَبَّتۡ يَدَآ أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ (1)مَآ أَغۡنَىٰ عَنۡهُ مَالُهُۥ وَمَا كَسَبَ (2)سَيَصۡلَىٰ نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ (3)وَٱمۡرَأَتُهُۥ حَمَّالَةَ ٱلۡحَطَبِ (4)فِي جِيدِهَا حَبۡلٞ مِّن مَّسَدِۭ (5) ﴿

[ سورة المسد ]

“Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O, alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde karısı da (ateşe girecek).” 

[ Mesed Suresi: 1-5 ]

Bu surenin genel teması şudur:
Bu sure, insan Allah’ın yolundan saparsa, Allah’ın dinine düşmanlık beslerse, Allah’ın nurunu söndürmeye kalkar, hak ehlinin karşısında olursa, onlara tuzaklar kurarsa, bu dünyada akıbetinin ne olacağından ve hatta ahirette akıbetinin ne olacağından bahsetmektedir.
Bu kişilerin dünyadaki akıbeti, emeklerinin boşa gitmesi, ahirette ise alevli bir ateşe atılmalarıdır. Allah Subhanehu ve Teala sanki bu kısa olaydan, tek bir olaydan yola çıkarak bir kıssayı, bir olayı veya bir ismi zikretmektedir. Şunu kesin olarak bilmeliyiz ki, bu kıssa bizzat kendisi bir maksada bina edilmemiştir. Yine suredeki isim de başlı başına asıl maksat değildir. Burada asıl kastedilen uzun yıllar önce vefat etmiş olan Ebu Leheb gibi olan insanlardır. Ama hak ehlinin karşısında duran, İslam’ın karşısında duran, Allah’ın nurunu söndürmeye çalışan veya Allah Azze ve Celle’ye davet edenlere karşı duran, onlara düşmanlık besleyen, onlara karşı komplolar kuran herkes iki kez kaybeder hem dünyayı hem de ahireti… İşte genel tema budur. Bu Allah düşmanlarının akıbetidir.

Bu sure hem özel hem de genel manalar içermektedir:

Bu suredeki ikinci önemli nokta, akrabalığın bir değerinin olmadığıdır. Zira Ebu Leheb Rasulullah (s.a.v.)’in amcasıydı. 
Öncelikle, Hak ehlinin karşısında duran hem dünyayı hem de ahireti kaybeder. Şöyle sorulabilir: Bu düşmanlığın sebebi neydi? Amcasının Rasulullah (s.a.v.)’e karşı ne gibi bir düşmanlığı vardı? O’nun davetine neden karşı çıktı? İslam’a karşı kendini neden siper etti? Neden İslam’a engel oldu? Neden?
Ebu Leheb’in neden böyle yaptığını anlamayabiliriz? Ama Ebu Leheb bunu yaptı çünkü O Rasulullah (s.a.v.)’in daveti devam ettiği sürece tehlikede olduğunu düşünüyordu. Böyle zannediyordu. Yani dünya hayatını korumak, malını, makamını, toplumdaki statüsünü muhafaza etmek için Rasulullah (s.a.v)’e düşmanlık etti. Kendisini batıla karşı kalkan ve hakkın yolunda bir engel haline getirdi. Bu nedenle Rabbimiz Allah Teala iki satırdan fazla olmayan bu kısa surede bize Ebu Leheb’in tavrını sergileyen herkesin sonunun dünyada kayıp ve hüsran, ahirette de çok kötü bir azap olan cehennem olacağını açıkladı. Kuran’ı okuyan ve onun bir tarih kitabı olduğunu zanneden kişi apaçık bir sapkınlığa düşmüş olur. 
Bu sure bizler içindir, maksadı bize ulaşmaktır.

Mesed Suresi’nin sebeb-i nüzulü:

Rivayet edilir ki, Hac maksadıyla Mekke’ye gelen heyetlere Efendimiz (s.a.v.) bir konuşma yapıyor ve şöyle buyuruyordu: “Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet edin, Muhammed (s.a.v.)’in de O’nun Resulü olduğuna şahitlik edin, kurtulun.” Ebu Leheb de O’nun arkasında duruyor ve sözü bittiğinde şöyle diyordu: “O’na inanmayın, o yalancı bir büyücüdür. Yazıklar olsun ona, elleri kurusun.” Böylece bu ayet nazil oldu: “Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.” Tefsir kitaplarında anlatılanlara göre Ebu Leheb Rasulullah (s.a.v.)’e neredeyse taş atıyordu ki Allah Teala Efendimizi kurtardı ve planı bozdu. Ve şu ayet nazil oldu: “Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.”

“Tebbet” kelimesinin dört anlamı:

Bu surenin genel teması şudur; Hakk’ın karşısında duran, Allah’ın nurunu söndürmek isteyen, Müslümanlara ve Allah’a davet edenlere karşı tuzak kuran herkes bu dünyada da ahirette de kayba uğrayacaktır.
“Tebbet” “kaybetsin, hüsrana uğrasın” anlamına gelir. Hüsran kayıptır ve acı vericidir. İnsan ticari bir anlaşma yaptığında malı alır, sergiler, satar, bir sene içinde bedelini tahsil eder. İnce hesaplar yapar. Sonra da bu ticaretten hiç kar etmediğimi görür. Yaşamayanın bilemeyeceği bir acı hisseder. Hiç kar etmemiştir burada. Peki ya binler ya da yüz binler kaybettiyse? Ya milyonlar kaybettiyse? Ya tüm parası alındıysa? Hüsran ve kayıp hissi, acı verici bir duygudur. Rabbimiz Azze ve Celle şöyle buyuruyor: (تَبَّتۡ يَدَآ) “Elleri kurusun” Burada Tebbet “hüsrana uğrasın, hayal kırıklığına uğrasın, helak olsun, yolundan sapsın” anlamlarındadır. Yani Tebbet (elleri kurusun) kelimesinin dört anlamı vardır: “Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.” Bazıları der ki: Bu Allah Teala’nın Ebu Leheb’e yönelik bedduasıdır. Bazıları da der ki: Bu karar bir rapordur. Yani ya beddua ya da durum raporu, durum tespiti…
Mesela “Allah seni doyursun” dediğinizde amacınız “Allah senin karnını doyursun, suyunu versin, ihtiyaçlarını karşılaşın” demek istemişsinizdir. Bu bir durum raporudur. Ya da bir şey isteyene “Allah sana verdi” dersiniz ama aslında bir duayı kastedersiniz. Bazıları “Tebbet” kelimesini Allah’ın Ebu Leheb’e bedduası olarak tefsir etmişlerdir. Bazıları da onun bir durum tespiti olduğunu (yani kurudu manasında) düşünmüş ve anlamılardır. Bu ayetin bir durum raporu, durum tespiti olduğu görüşü daha tercihe şayandır. Çünkü zayıf olanlar düşmanlarına beddua ederler.
“Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.” Burada en uygun anlam Ebu Leheb’in amacına ulaşamadığıdır. O gökteki bulutlara engel olmak istiyor ve durmalarını istiyordu. Hiç durur muydu bulutlar? Bu imkânsız… Bu din Allah’ın dinidir. Allah Subhanehu ve Teala dinini zafere ulaştırır. Herhangi bir insan statüsü ne kadar büyük olursa olsun ne kadar güçlü olursa olsun din ile insan arasına girebilir mi? İşte, ikinci anlam yani durum tespiti yorumu daha uygundur: “Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.” Yani O apaçık bir kayıp yaşadı, kaybetti, muradını gerçekleştiremedi. Bir kafile yolda giderken köpekler havlar. Araba ile giden kişiye yolda bir köpek engel olur, yoluna çıkar. Bu köpek hızla zıplar ve arabanın hareket etmesini engelleyeceğini zanneder. Ama araba yoluna devam eder. Köpek de havlamaya devam eder. “Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.” Demek, Ebu Leheb muradına eremedi demektir. Daha doğru bir ifadeyle kaybetti, başarısız oldu demektir. Hedefini gerçekleştiremedi ve kaybetti. Engellemeye çalıştığı bu savaşı kaybetti. Kendini de kaybetti. Daha doğrusu iki şeyi kaybetti, ilki giriştiği savaşı… Rasulullah (s.a.v.)’e savaş açtı, bu davetin yayılmasını engellemek istedi. Hidayetin yayılması ile Efendimizin arasına girmeyi murat etti. Ama bu savaşı kaybetti. İkinci kaybettiği şey ise kendi hayatıdır.

İnsanın elleri insanın kendisini anlatan bir metafordur. Bu hepimizin bildiği bir mecazdır. Bazı örnekler verelim:

“El” kelimesine gelelim, “Elleri kurusun” Bir adam bir bedeviye Kuran ezberletmek istedi. Bir bedevi Arapçayı tabiatı gereği içgüdüsel olarak bilir ama gramer olarak bilmez. Ama kari yani hoca surenin ayetlerini küçük parçalara ayırmak istedi ve dedi ki: “(تَبَّتۡ يَدَآ) (iki el kurusun)” Ama bedevi “تبت يدان” şeklinde okudu. Çünkü el kelimesi ikil bir kelimeydi. Bir kelimeye izafe edildiğinde nun harfi düşerdi. Yani sadece (تَبَّتۡ يَدَآ) diye okuduğunuzda bu şekilde cümle dil kuralına aykırıdır. (تَبَّتۡ يَدَآ أَبِي لَهَبٍ) “Ebu Leheb'in iki eli kurusun!” Şeklinde okuduğunuzda doğru olur.

(تَبَّتۡ يَدَآ) “İki eli kurusun” ayetindeki iki el benlikten kinayedir:

﴾ ذَٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَأَنَّ ٱللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّٰمٍۢ لِّلْعَبِيدِ(10) ﴿

[ سورة الحج ]

 “(Ona), “İşte bu kendi ellerinin önceden işledikleri yüzündendir. Allah, kesinlikle kullara zulmedici değildir” (denir.)”  

[ Hac Suresi: 10 ]

Yani bu sizin önceki işledikleriniz yüzündendir.

﴾ وَقَالَتِ ٱلْيَهُودُ يَدُ ٱللَّهِ مَغْلُولَةٌ ۚ غُلَّتْ أَيْدِيهِمْ وَلُعِنُواْ بِمَا قَالُواْ ۘ بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ يُنفِقُ كَيْفَ يَشَآءُ ۚ وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِّنْهُم مَّآ أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ طُغْيَٰنًا وَكُفْرًا ۚ وَأَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ ٱلْعَدَٰوَةَ وَٱلْبَغْضَآءَ إِلَىٰ يَوْمِ ٱلْقِيَٰمَةِ ۚ كُلَّمَآ أَوْقَدُواْ نَارًا لِّلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا ٱللَّهُ ۚ وَيَسْعَوْنَ فِى ٱلْأَرْضِ فَسَادًا ۚ وَٱللَّهُ لَا يُحِبُّ ٱلْمُفْسِدِينَ(64) ﴿

[ سورة المائدة ]

“Yahudiler “Allah’ın eli bağlanmış!” dediler. Asıl kendi elleri bağlanmıştır ve söyledikleri yüzünden lânetlenmişlerdir. Aksine O’nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Rabbinden sana indirilen, onlardan birçoğunun azgınlığını ve inkârcılığını kuşkusuz arttıracaktır. Onların arasına kıyamete kadar sürecek düşmanlığı ve kini saldık. Ne zaman savaş ateşini tutuşturmuşlarsa Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk için çaba harcarlar; Allah ise bozguncuları sevmez.” 

[ Maide Suresi: 64 ]  

Bunlar Kuran’ı Kerim’in kinayeleri, mecazlarıdır. Kuran’ı Kerim “Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.” Ayetinde onun iki elini insan için mecaz olarak kullanmıştır. Çünkü insan elleri ile çalışır. Elleri ile verir, vurur, atar, elleriyle iyilik yapar. İnsanın eli insanın kendisinden kinayedir. Bu aklî bir mecazdır. Yani bir bütünü murat eder ama onun bir kısmını zikrederiz. 

Tefsir alimlerinin Ebu Leheb’in (Ateşin babası) bu lakapla anılması ile ilgili çeşitli görüşleri vardır: 

Allah Teala buyuruyor ki: “Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.” Ebu Leheb… aslında birisi onu adıyla çağırdığında bundan etkilenmez. Çünkü Allah Teala Kuran’da “Ey Yahya, ey Zekeriya, ey Meryem oğlu İsa” şeklinde hitapta bulunmuştur. Yani peygamberlerinin çoğunu hatta hepsini isimleriyle çağırmıştır. Ama sapkın ve saptıran bu kişiye künyesiyle hitap etmiştir: “Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.” Ancak tefsir alimlerinin Ebu Leheb’in bu lakapla anılması ile ilgili farklı görüşleri vardır. 
İlk olarak, Ebu Leheb’in ismi Abdu’l-Uzza (Uzza’nın kulu) idi. Allah Subhanehu ve Teala’nın kitabında kulluğu kendisinden başka birine nispet etmesi mümkün değildir. Allah Teala’nın kendisinden başka birine kulluk etme fiilini ifade eden bir ismi zikretmesi imkansızdır. Bu sebeple de Abdu’l-Uzza ismi anılmamıştır. Bu bir görüştür.
Diğer bir görüşe göre, Ebu Leheb’in künyesi isminden daha meşhurdu. Mesela Mütenebbi künyesi de onun isminden daha meşhurdur yine Cahız da öyledir. Aynı şekilde Ebu Leheb künyesi çok meşhurdu. Peki o neden Ebu Leheb künyesi ile künyelenmişti? Kitaplarda yanaklarının alevler gibi parladığı ve bunun da güzelliğinin bir delili olduğu yani Ebu Leheb’in yakışıklı biri olduğu rivayet edilir. Teni açık ve pembeye çaldığı için Ebu Leheb yani ateşin babası şeklinde künyelenmişti.  Rabbimiz de onun künyesini zikretmiş ve onun sonu yani akıbeti ile ilgili bir bağ kurmuştur. Zira onun akıbeti Leheb yani ateştir. Ebu Leheb alevli bir ateşe atılacaktır. Bu da diğer bir manasıdır.
Üçüncü görüşe gelirsek, Araplarda isim, lakap yani künyeden daha saygındır. Ama biz ona “Filancanın babası” demenin “ey filanca” demekten daha uygun olduğunda zaten hemfikir olmuş olduk.

Allah Teala Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hariç tüm peygamberlere isimleriyle hitap etmiştir:

Ancak Allah Subhanehu ve Teala buyuruyor ki:

﴾ يَٰيَحْيَىٰ خُذِ ٱلْكِتَٰبَ بِقُوَّةٍۢ ۖ وَءَاتَيْنَٰهُ ٱلْحُكْمَ صَبِيًّا(12) ﴿

[ سورة مريم ]

 “Ey Yahyâ! Kitaba var gücünle sarıl!” dedik ve ona henüz çocukken hikmeti verdik.”  

[ Meryem Suresi: 12 ]

﴾ يَٰزَكَرِيَّآ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَٰمٍ ٱسْمُهُۥ يَحْيَىٰ لَمْ نَجْعَل لَّهُۥ مِن قَبْلُ سَمِيًّا( 7) ﴿

[ سورة مريم ]

“Allah buyurdu ki: “Ey Zekeriyyâ! Biz sana Yahyâ adında bir oğul müjdeliyoruz. Bu adı daha önce kimseye vermedik.” 

[ Meryem Suresi: 7 ]

﴾ وَإِذْ قَالَ ٱللَّهُ يَٰعِيسَى ٱبْنَ مَرْيَمَ ءَأَنتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ ٱتَّخِذُونِى وَأُمِّىَ إِلَٰهَيْنِ مِن دُونِ ٱللَّهِ ۖ قَالَ سُبْحَٰنَكَ مَا يَكُونُ لِىٓ أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِى بِحَقٍّ ۚ إِن كُنتُ قُلْتُهُۥ فَقَدْ عَلِمْتَهُۥ ۚ تَعْلَمُ مَا فِى نَفْسِى وَلَآ أَعْلَمُ مَا فِى نَفْسِكَ ۚ إِنَّكَ أَنتَ عَلَّٰمُ ٱلْغُيُوبِ(116) ﴿

[ سورة المائدة ]

“Allah, “Ey Meryem oğlu Îsâ! İnsanlara sen mi ‘Allah’ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin’ dedin?” buyurduğu zaman o şu cevabı verir: “Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, ama ben senin zâtında olanı bilmem. Gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin.” 

[ Maide suresi: 116 ]

﴾ وَمَا مُحَمَّدٌ إِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِ ٱلرُّسُلُ ۚ أَفَإِيْن مَّاتَ أَوْ قُتِلَ ٱنقَلَبْتُمْ عَلَىٰٓ أَعْقَٰبِكُمْ ۚ وَمَن يَنقَلِبْ عَلَىٰ عَقِبَيْهِ فَلَن يَضُرَّ ٱللَّهَ شَيْـًٔا ۗ وَسَيَجْزِى ٱللَّهُ ٱلشَّٰكِرِينَ(144) ﴿

[ سورة آل عمران ]

“Muhammed yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geri dönecek misiniz? Kim geri dönerse bilsin ki Allah’a asla bir zarar vermiş olmayacaktır. Allah şükredenleri ödüllendirecektir.” 

[ Al-i İmran Suresi: 144 ]

﴾ قَالَ يَٰمُوسَىٰٓ إِنِّى ٱصْطَفَيْتُكَ عَلَى ٱلنَّاسِ بِرِسَٰلَٰتِى وَبِكَلَٰمِى فَخُذْ مَآ ءَاتَيْتُكَ وَكُن مِّنَ ٱلشَّٰكِرِينَ(144) ﴿

[ سورة الأعراف ]

 “Allah, “Ey Mûsâ!” dedi, “Ben, mesajlarımı iletmek ve sözüme muhatap kılmak için insanlar arasından seni seçtim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol.” 

[ Araf Suresi: 144 ]

Allah Teala Rasulullah (s.a.v.) hariç tüm peygamberlere isimleriyle hitap etmiştir. 

Allah Teala Rasulullah (s.a.v.)’e adıyla değil misyonu, peygamberlik ve elçilik vasıflarıyla hitap ederek onu şereflendirmiştir:

Kuran’ın tamamında Yüce Allah’ın Resulullah’a “ey Muhammed” diye seslendiği tek bir ayet yoktur. Sadece Efendimiz ile ilgili bilgi vermek için ismini zikretmiştir. Peki O’na nasıl hitap etmiştir:

﴾ يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّبِىُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَآ أَحَلَّ ٱللَّهُ لَكَ ۖ تَبْتَغِى مَرْضَاتَ أَزْوَٰجِكَ ۚ وَٱللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ(1) ﴿

[ سورة التحريم ]

“Ey peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığını, eşlerini hoşnut etmek arzusuyla niçin kendine haram kılıyorsun? Bununla beraber Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.” 

[ Tahrim Suresi: 1 ]

﴾ يَٰٓأَيُّهَا ٱلرَّسُولُ بَلِّغْ مَآ أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ ۖ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۥ ۚ وَٱللَّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ ٱلنَّاسِ ۗ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَهْدِى ٱلْقَوْمَ ٱلْكَٰفِرِينَ(67) ﴿

[ سورة المائدة ]

“Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O’nun mesajını iletmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphe yok ki Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.” 

[ Maide Suresi: 67 ]

Allah Azze ve Celle Efendimize Muhammed ismiyle değil görevi, peygamberlik makamı, elçilik sıfatıyla hitap etmiş ve onu şereflendirmiştir. “Ey peygamber” “ey Rasul” Rasulullah (s.a.v.) dışındaki tüm peygamberlere ise isimleriyle hitap etmiştir. Ama bu durum Allah Teala’nın Rasulullah (s.a.v)’den ismi ile bahsetmesine engel değildir:

﴾ مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ ٱللَّهِ ۚ وَٱلَّذِينَ مَعَهُۥٓ أَشِدَّآءُ عَلَى ٱلْكُفَّارِ رُحَمَآءُ بَيْنَهُمْ ۖ تَرَىٰهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّنَ ٱللَّهِ وَرِضْوَٰنًا ۖ سِيمَاهُمْ فِى وُجُوهِهِم مِّنْ أَثَرِ ٱلسُّجُودِ ۚ ذَٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِى ٱلتَّوْرَىٰةِ ۚ وَمَثَلُهُمْ فِى ٱلْإِنجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْـَٔهُۥ فَـَٔازَرَهُۥ فَٱسْتَغْلَظَ فَٱسْتَوَىٰ عَلَىٰ سُوقِهِۦ يُعْجِبُ ٱلزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ ٱلْكُفَّارَ ۗ وَعَدَ ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ مِنْهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًۢا(29) ﴿

[ سورة الفتح ]

 “Muhammed, Allah’ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler. Onların, rükû ve secde hâlinde, Allah’tan lütuf ve hoşnutluk istediklerini görürsün. Onların secde eseri olan alametleri yüzlerindedir. İşte bu, onların Tevrat’ta ve İncil’de anlatılan durumlarıdır: Onlar filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ziraatçıların hoşuna giden bir ekin gibidirler. Allah, kendileri sebebiyle inkârcıları öfkelendirmek için onları böyle sağlam ve dirençli kılar. Allah, içlerinden iman edip salih amel işleyenlere bir bağışlama ve büyük bir mükâfat vaat etmiştir.”  

[ Fetih Suresi: 29 ]

Yani Ebu Leheb’in adı Abdu’l-Uzza idi. Bir diğer nokta ise lakabının adından daha çok biliniyor olmasıydı. Diğer bir nokta da Araplar künyeye değil daha çok isme önem verir, onu değerli görürlerdi.

Dünya Allah Teala’yı tanımak için tek fırsattır ve dünya ahiretin tarlasıdır:

Allah Teala “Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.” buyurmuştur. Eğer bu cümleyi dua olarak anlarsak “kurusun” kelimesi bir tahakkuk yani gerçeklik ifade eder. Yani Allah Teala mesela ona mal vermiş, aslında gerçekten de vermiştir, sonra da bu maldan onu mahrum etmiştir, ki gerçekten de etmiştir. 
“Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.” Ayetin ilk anlamı Ebu Leheb Rasulullah (s.a.v.)’e karşı açtığı savaşı kaybettiğidir. 
“Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.” Yani aciz kaldı, kaybetti, muradını gerçekleştiremedi, başarısız oldu. Bu, ayetin ilk anlamıdır. “Kurudu da” Bütün hayatını kaybetti. Dünyayı kaybetti. Ki insana göre dünya en değerli şeydir. İnsan dünyada mertebesini yükseltir, dünyada Allah Teala’yı tanır. Dünya Allah Teala’yı tanımak için tek fırsattır. O’nun emirlerine uymak, salih amel işlemek için tek fırsattır. Çünkü dünya ahiretin tarlasıdır. Öyleyse dünyaya lanet etmeyin. Neden? Çünkü insan bu dünya aracılığıyla cennetteki mertebesini yükseltebilir. Ahiret için bu araca biner ve onunla ahirete ulaşır. Bunun delili de Allah Teala’nın cennete giren cennet ehlinin söyledikleridir:

﴾ وَقَالُواْ ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ ٱلَّذِى صَدَقَنَا وَعْدَهُۥ وَأَوْرَثَنَا ٱلْأَرْضَ نَتَبَوَّأُ مِنَ ٱلْجَنَّةِ حَيْثُ نَشَآءُ ۖ فَنِعْمَ أَجْرُ ٱلْعَٰمِلِينَ(74) ﴿

[ سورة الزمر ]

“Onlar şöyle derler: “Hamd, bize olan vaadini gerçekleştiren ve bizi cennetten dilediğimiz yere konmak üzere bu yurda varis kılan Allah’a mahsustur. Salih amel işleyenlerin mükâfatı ne güzelmiş!”  

[ Zümer Suresi: 74 ]

Dünya olmasaydı ahiret de olmazdı. Dünya olmasaydı cennet de olmazdı. Allah Teala sizi dünyada yaratmamış olsa, size akıl ve kainatı vermeseydi, Allah’ı tanıyamazdınız. Yine Allah Teala size mal vermese ve siz de onu Allah’a itaat yolunda harcamasaydınız Allah katında yücelemezdiniz. Eğer Cenab-ı hak size şehvet vermeseydi ve siz de ondan sakınmasaydınız Allah’a yakın olmanın ne demek olduğunu hissedemezdiniz.

İnsan dünyaya lanet etmemelidir. Çünkü ebedi saadet bu dünyada başlar:

Allah Teala’nın size verdiği arzularla derecenizi yükseltirsiniz. Allah Teala’nın size bahşettiği akılla, size verdiği mal ve zenginlik ile dereceniz yükselir. Bu usulle, evlenip çocuk sahibi olmakla, çocuklarınızla, eşinizle yücelirsiniz. Bir işiniz varsa ve onu en iyi şekilde yapıyorsanız dereceniz yükselir. Müslümanlara nasihat ederek, iyi bir malı makul bir fiyatla satarak, sadaka vererek, samimi olarak, eşinizi doyurarak, çocuğunuzu terbiye edip eğiterek, çocuğunuzla oynayarak yücelirsiniz. Yani Nasıl hareket ederseniz edin, mümin olduğunuz sürece bunların hepsi amel defterinize yazılan salih amellerdir. 
Kıyamet günü insan salih amellerini görecek, her hareketini, her duruşunu, her bakışını görecektir. Kişi kardeşine sevgiyle baktığında bu bakışla Allah katında yücelir. Babasına sadece merhametle baktığında bu bakış onu yüceltir. Eşine karşı nazik davrandığında, bu nezaketle yücelir.  Açları doyurur, çıplakları giydirir, musibet yaşayanlara merhamet ederse, ki bunların hepsi dünyada gerçekleşir, bunlar genişliği yeryüzü ve gökyüzü kadar olan cennettir. Bunlar dünyaya bağlıdır. Bu sebeple dünyaya lanet eden kişi bir şey bilmiyordur. 
Dünyaya lanet etmeyin. Ebedi saadetiniz dünyada başlar. Bedeli dünyadır, arayış uzun sürer. Dünyada Allah’ı tanırsınız, peki nasıl tanırsınız? Eğer Allah Teala güneşi, ayı, dağları, denizleri, nehirleri, yiyecek ve içecekleri, meyveleri, çiçekleri, bitkileri ve ağaçları yaratmasaydı, O’nu nasıl tanırdınız? Size benzeyen, sevdiğiniz, sizi teselli eden bir evlat vermeseydi Allah’ı nasıl tanırdınız? Kendisiyle sekinet bulabileceğiniz bir eş yaratmasaydı, aranıza sevgi ve merhamet vermeseydi, Allah’ı nasıl tanırdınız? Yani Allah’ı ancak dünyada tanıyabilirsiniz.

İlk olarak “Elleri kurudu” savaşı kaybetti, ikinci anlam hayatını kaybetti:

Allah’a nasıl yaklaşırsınız? Dünya sayesinde, para harcayarak, O’ndan korkarak, haram paradan korkarak… Ve haram maldan uzak durarak, helal kazanç elde ederek, yine helalinden harcayarak, Allah’ın haram kıldıklarına gözlerinizi kapatarak, eşinize güzel bir nazarla bakarak, bu bakış ile onun gönlünü alarak Allah katında yücelirsiniz. Bazı kötü kınanan insanlar vardır ki onlar tüm sevgilerini eşleri dışındaki insanlara gösterir, eve girdiklerinde somurtkan ve huysuz olurlar. Onlar hesaba çekileceklerdir. Sizden başka onun kimi var ki? Neden tüm sevgiyi kız kardeşine gösterir insan? Neden aşırı lütuf ve ikramı onun yakınlarına yapar? Neden evin dışında bu kadar nazik ama evde bu derece katı ve sert davranır? İşte, cennetin tüm kapıları bu dünyada açıktır. Eğer işinizi iyi yaparsanız, Müslümanlara karşı samimi olursanız, satış yaparken makul fiyatlar uygulayıp fiyatları arttırarak insanların hayatını zorlaştırmaya çalışmazsanız, sözünüzü tutarsanız, Allah katında dereceniz yükselir. Her yaptığınız hareket, her duruşunuz buna sebep olur. Allah Teala buyuruyor ki:

﴾ وَلَا يُنفِقُونَ نَفَقَةً صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِيًا إِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ ٱللَّهُ أَحْسَنَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ (121) ﴿

[ سورة التوبة ]

 “Allah yolunda küçük, büyük bir harcama yapmazlar ve bir vadiyi katetmezler ki (bunlar), Allah’ın, yaptıklarının daha güzeliyle kendilerini mükâfatlandırması için hesaplarına yazılmış olmasın.”  

[ Tevbe suresi: 121 ]

﴾ مَا كَانَ لِأَهْلِ ٱلْمَدِينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُم مِّنَ ٱلْأَعْرَابِ أَن يَتَخَلَّفُواْ عَن رَّسُولِ ٱللَّهِ وَلَا يَرْغَبُواْ بِأَنفُسِهِمْ عَن نَّفْسِهِۦ ۚ ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ لَا يُصِيبُهُمْ ظَمَأٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ وَلَا يَطَـُٔونَ مَوْطِئًا يَغِيظُ ٱلْكُفَّارَ وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّۢ نَّيْلًا إِلَّا كُتِبَ لَهُم بِهِۦ عَمَلٌ صَٰلِحٌ ۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ ٱلْمُحْسِنِينَ(120) ﴿

[ سورة التوبة ]

“Medine ahalisi ve çevresinde bulunan bedevîler Resulullah’a katılmaktan geri kalamaz ve onu bırakıp kendi canlarının derdine düşemezler. Çünkü onlar Allah yolunda ne zaman bir susuzluk, yorgunluk ve açlığa mâruz kalsalar, kâfirleri öfkelendirecek biçimde bir yere ayak bassalar veya düşmana karşı bir başarı elde etseler, bunların her biri mutlaka onlar için iyi birer amel olarak yazılır. Allah iyilerin emeğini asla boşa çıkarmaz.” 

[ Tevbe Suresi: 210 ]

Bu dünya, öncelikle Ebu Leheb’in helak olduğu, Rasulullah (s.a.v.) ile yaptığı savaşı kaybettiği yerdir. Davet yayılmış, İslam yeryüzünü kuşatmıştır. Rasulullah (s.a.v.) en üst mertebelere erişmişken Ebu Leheb bu dünyanın çukuruna düşmüş, Efendimiz (s.a.v.)’e karşı giriştiği savaşı kaybetmiştir. Ebu Leheb’in zikri kötüydü, tiksinti ve küçümseme uyandırıyordu. O giriştiği savaşı kaybetmişti. Aslında bu kayıp sadece bir şey değildi. Zira o ebedi saadete ulaşmadaki tek fırsat olan dünyayı kaybetmişti. “Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.” Öncelikle O savaşı kaybetti, ikinci olarak da hayatını… Ahirete gelince de “O, alevli bir ateşte yanacak.” Bu hakka karşı çıkanların, kendini din ve ilahi hidayetin karşısında görenlerin tamamının varacağı sondur.
Allah tarafından henüz gerçekleşmemiş bir fiilin geçmiş zaman kalıbıyla ifade edilmesi bu olayın kesinlikle gerçekleşeceği anlamına gelmektedir.
Allah Teala “Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.” Buyurmuştur. “Kurudu da” kelimesi mazi yani geçmiş zaman kalıbıyla ifade edilmiştir. Bu sure indiğinde Ebu Leheb hayattaydı, sağlıklıydı. Belki de bu ayetleri duyduğunda şöyle demişti: “Ben mi kaybettim? Çok büyük servetim, bir makamım var, Kureyş’in lideriyim, nasıl kaybetmiş olabilirim? Alimler diyor ki: Allah Teala’nın henüz gerçekleşmemiş bir şeyi geçmiş zaman kalıbıyla ifade etmesi o şeyin kesinlikle gerçekleşeceğini ifade eder. Bir kimse oğlunun derslerini ihmal ettiğini, ödevlerini önemsemediğini, ezberlerini yapmadığını, vazifesine devam etmediğini gördüğünde tecrübesi gereği “oğlum kaybetti” der. Çocuk bu kaybı ancak belli bir zaman sonra anlar. Allah Subhanehu ve Teala onun itirazını, öfkesini görmüş ve “kurudu da (o kaybetti)” buyurmuştur. Ebu Leheb ise bu sure okunduğunda ya da kendisine ulaştığında Rasulullah (s.a.v.) onu şiirle hicvediyor zannetti. Ve dedi ki: “Benim hakkımda şiir mi yazdınız?” Hz. Ebu Bekir ise şöyle buyurdu: “Vallahi hayır, O (s.a.v.) senin hakkında şiir yazmadı. Rasulullah şiir yazmaz.” Ama o bu ayetleri şiir sanmıştı.
“Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.” Apaçıktı. Mana farklı anlamlar barındırıyordu. “Kurudu da” ilk anlamı, Ebu Leheb Rasulullah (s.a.v.) ile olan savaşını kaybetti. “Kurudu da” ikinci anlamı ise hayatını tamamen mahvetti. Ki bu insan için en değerli şeydir. Yeri doldurulamaz tek fırsattır.

Mal önemli bir şeydir ama her şey değildir:

“Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.” İnsan bazen her şeyin para olduğunu düşünür ve gece gündüz onun için çalışır. “İzzetim ve celalim üzerine yemin ederim ki, size ayırdığım şeyle yetinmezseniz dünyayı üzerinize karada yaşayan vahşi bir hayvan gibi musallat ederim. Ondan da size verdiğimden başka hiçbir şey alamazsınız ve bu umurumda bile olmaz.”
Çoğu insan böyle yapar. Mutluluğun tamamen para ile ilgili olduğunu, paranın her şey demek olduğunu, hayatın damarı, arzuların kaynağı olduğunu, paraya sahip olanın her şeyi elde edebileceğini, onu kaybedenin de her şeyi kaybedeceğini, paranın her derde deva olduğunu zanneder. Böyle sanır. Paranın peşinden koşup ömürlerinin sonbaharına ulaştıklarında ve paranın bekledikleri mutluluğu getirmediğini gördükleri zaman büyük bir hüsrana uğrayacaklardır. Evet para önemlidir ama her şey para demek değildir. Ebu Zer (r.a.) diyor ki: “Mal ne güzeldir, onunla şerefimi korur Rabbime yaklaşırım.” Bu ömrünün sonbaharındaki bir insanın amellerinin boşa gittiğini, çabalarının başarısızlıkla sonuçlandığını, tüm hayatını mutsuz bir şekilde geçiren kişinin duygularına gelirsek, para onu mutlu etmemiş, çok önemsediği halde tehlikeli düşmanlıklara yol açmıştır. O zaman elinin parmaklarını ısırır ve “keşke böyle yapmasaydım” der.
Bir müminin vefatına şahit olursunuz, ama çocukları Allah’ın korumasındadır. Allah onları muhafaza eder, onları başarıya ulaştırır. Belki babaları onlara çok mal bırakmamıştır ama onlara insanlar arasında rahat yaşayabilecekleri güzel bir nam bırakmıştır. Ebu Leheb ise “Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.” Peki o malı ne yapacaktı ki?
Bir seferinde bir doktorun yanındayken bir telefon geldi. Telefondaki o ses o kadar yüksekti ki, konuşan kişiyi duyabiliyordum. Diyordu ki: “Doktor onu nereye istiyorsanız göndeririz. Fiyatı söyle sadece, öderiz.” Ama doktor dedi ki: “Vallahi umut yok, ileri seviyede kanser, ameliyatla alsak bile iki hafta sonra tekrar nükseder. Bunun bir çözümü yok.” Telefondaki ise tekrar “Parası neyse öderiz. Dünyanın neresinde olursa olsun götürürüz.” Diyordu. “Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.”

Kişinin elde edebileceği en değerli şey evladıdır:

Para faydasızdır. Evet bir şeydir ama her şey değildir. Öyleyse Ebu Leheb malının kendisini, kötü amellerinin sonucundan koruyacağını zannetmişti. Ama parası, malı onu koruyamadı. Ebu Leheb “Bu adamın söyledikleri eğer doğruysa yani ahiret, cehennem gerçekten varsa, Resulullah’tan bahsediyordu, kendim, malım ve çocuklarım için fidyemi öderim. İşlerimi halleder, ahirette parasını öderim ve bu beni kurtarır” diyordu. Bu dünyadaki durumdur. Sadece dünyada kefalet ödeyip kurtulabilirsiniz. Diyordu ki: “Bu adamın söyledikleri eğer doğruysa yani Resulullah’tan bahsediyordu, kendim, malım ve çocuklarım için fidyemi derim. Ama Rabbimizin cevabı şöyle oldu: “Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.” Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: 

(( إِنَّ أَطْيَبَ مَا أَكَلَ الرَّجُلُ مِنْ كَسْبِهِ وَوَلَدُهُ مِنْ كَسْبِهِ ))

[ النسائي عَنْ عَائِشَةَ ]

“Kişinin yiyebileceği en güzel şey kendi kazandığıdır. Çocuğu da kendi kazancıdır.” 

[ Nesai Hz. Aişe’den nakletmiştir ]

Buradaki “kazanç” kelimesi çocuk, evlat anlamındadır. “Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.” Rasulullah (s.a.v.) “Kişinin yiyebileceği en güzel şey kendi kazandığıdır. Çocuğu da kendi kazancıdır.” Buyurmuş ve burada sadaka-i cariyeye işaret etmiştir.

(( إِذَا مَاتَ الْإِنْسَانُ انْقَطَعَ عَنْهُ عَمَلُهُ إِلَّا مِنْ ثَلَاثَةٍ إِلَّا مِنْ صَدَقَةٍ جَارِيَةٍ أَوْ عِلْمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ أَوْ وَلَدٍ صَالِحٍ يَدْعُو لَهُ ))

[ مسلم عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ]

 “Bir insan öldüğü zaman, üç ameli dışında bütün amellerinin sevabı kesilir: Sadaka-i câriye, kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih evlat.” 

[ Müslim Ebu Hüreyre’den nakletmiştir ]

Salih evlat sadaka-i cariyedir. Bu nedenle kişinin en büyük kazancı çocuğudur. Yani yapabileceğiniz en büyük amel çocuğunuzu bakıp büyütmektir. Onu büyüttüğünüzde çocuğunuz insanları Allah’a davet eden sizin bir halefiniz olursa, alim, dindar, iyi ve salih bir insan olursa işte o zaman sizin için öldükten sonra bir hazine olur.

Sonraki ayetlerin anlamlarından biri insana ne çocuklarının ne de malının fayda vermeyeceğidir:

Çocuklarından kazandıkları ona fayda vermedi. Bazı müfessirler “kazandığı” tabirinin çocuk anlamında olduğunu söylerler. Zira evlat kişinin kazancıdır. Cahiliye Dönemi’nde Araplar servet ve çocuklarıyla övünürlerdi. Bu sebeple de “Bu adamın söyledikleri doğruysa kendimi malım ve çocuklarımla kurtarırım.” Derlerdi. Ama Allah Teala “Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.” Buyurdu. Bunun anlamı şudur: Ona ne malı ne de çocukları fayda vermedi. Allah Teala buyuruyor ki:

﴾ وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ فَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيَهْ(25) وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ(26) يَا ‎لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ(27) مَا أَغْنَى عَنِّي مَالِيَهْ(28) هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيَهْ(29) خُذُوهُ فَغُلُّوهُ(30) ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ(31) ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعاً فَاسْلُكُوهُ(32) إِنّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ(33) ﴿

[ سورة الحاقة ]

Kitabı sol tarafından verilene gelince o, “Keşke” der, “Bana kitabım verilmeseydi de hesabımın ne olduğunu bilmeseydim! Keşke ölümüm her şeyi bitirseydi! Malım bana hiç fayda sağlamadı; Güç ve saltanatım elimden çıkıp gitti.” (Ve şöyle emredilir:) Onu yakalayıp bağlayın; Sonra onu alevli ateşe atın! Sonra da (diğerleriyle birlikte) onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire dizin! Çünkü o, ulu Allah’a iman etmezdi;” 

[ Hakka Suresi: 25-33 ]

Bazıları şöyle der: “Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.” Buradaki ما olumsuzluk edatıdır. Yani malı ve çocukları ona fayda vermemiştir. Bazıları da bu edatın soru edatı olduğunu söylerler.  Yani “Malı ona fayda verdi mi? Vermedi mi? Anlamındadır. Bazıları da der ki: Bu ayetteki ما  edatı mastar yapma edatıdır. Yani malı ve kazancından ona fayda sağlamayan şey… Yine burada ما  edatı ism-i mevsul de olabilir. O zaman da çalışarak kazandığı şey anlamındadır. Yani mal başka bir şeydir, salih amel başka bir şeydir. Onun ameli dünyadadır. İnsanlar çalışırlar, örneğin bir dükkân açarlar, küçük bir fabrika kurarlar, bir başkası tarlasını eker biçer, bir diğeri zirai bir proje için çalışır. Sonra da ölüm gelir. Ve kazandığı ancak buraya kadardır.
“Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.” Biri bana dedi ki: “Büyük bir şirket sahibine bu seneki kârımızın beş milyona ulaştığını haber ver.” Bu kişiye sabah haber verildi ve o akşam saat beşte vefat etti. “Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.” İnsan çok dikkat etmelidir. Zira bu dünyada kazandıkları ona bir fayda vermeyecektir. Bir mühendisin büyük bir inşa ettiğini varsayarsak, bu bina Allah katında bir fayda vermez. Bir avukatın çok karışık bir davayı kazandığını farz edersek bu başarı da eğer hak üzere değilse Allah katında bir değer taşımaz. Kişi çok yüksek bir makama ulaşabilir. Büyük bir şöhret elde edebilir. Çok zengin olabilir. Mesela Unesis en zengin insanlardan biriydi ve ticaret filoları, adaları vardı. Hepsi ona aitti. Bunlara rağmen ölüm ona uğramadı mı? Öldüğünde yanında ne götürdü? “Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.”

Rabbimiz Azze ve Celle ölümü önemli bir ders kılmıştır:

Gerçekten de Rabbimiz Azze ve Celle ölümü önemli bir ders haline getirmiştir. Bir seferde topluca yaratılıp tek seferde topluca ölebilirdik. Bu durumda kimse birbirinden ibret almazdı. Ama ilahi düzen çerçevesinde insanlar doğarlar, büyürler ve ölürler. Ölüm büyük bir öğüt, bir nasihattir.
Birisi bir ziyafete davet edildi. Bu davet öğlen saat iki buçuktaydı. Saat ikide takması gereken bir avize vardı. Bunu yaparken elektrik çarptı ve bayıldı. Ziyafeti düzenleyen kişi bekledi, yemekler hazırdı, sıcak bir halde restorandan gelmişti. “Onu arayın” dedi. Ama adam hastanedeydi, yanına girdiklerinde hayatını kaybettiğini gördüler. Kendisi için hazırlanan yemekleri yemesine bile izin verilmedi. Başka bir anlama girmiş olduk. İnsanın bu dünyadaki başarıları, ticarette başarı sağladıysa, sanayide, ilimde başarılı olup uzmanlık belgesi aldıysa, yine para kazandıysa, çocuklarını yetiştirmede başarılı olduysa, sekiz mühendis, dört doktor yetiştirdiyse, yine kızlarını güzel yetiştirdiyse, onları toplumun önde gelenleriyle evlendirdiyse, damatları üstün makamlardaysa, yine hayatının birçok alanında başarı elde ettiyse de bir gün ölüm gelir. Eğer amelleri kötüyse… “Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.” Öyleyse bu ayeti hep hafızamızda tutalım. Sonuç olarak, “Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.” Yani çabaları boşa gitti, tüm hayatını kaybetti. Öldüğünde ise “O, alevli bir ateşte yanacak.”
Bazen sıcaklığın yükselmesi de bir derstir. Rabbimiz sıcaklığı biraz yükseltse insanlar “bu alev alev ateş de nedir?” Diye bağırırlar. “O, alevli bir ateşte yanacak.”

Bir kadın Allah’a isyan konusunda eşine itaat ederse sonu da onunla aynı olur, tam tersi de öyledir:

Sıcaklık dayanılmazdır. Ama bu sıcaklık cehennem ateşinin yanında hiçbir şeydir.

﴾ فَرِحَ ٱلْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلَٰفَ رَسُولِ ٱللَّهِ وَكَرِهُوٓاْ أَن يُجَٰهِدُواْ بِأَمْوَٰلِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ وَقَالُواْ لَا تَنفِرُواْ فِى ٱلْحَرِّ ۗ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ أَشَدُّ حَرًّا ۚ لَّوْ كَانُواْ يَفْقَهُونَ (81) ﴿

[ سورة التوبة ]

 “Allah’ın Resûlüne karşı gelerek (sefere çıkmayıp) geri bırakılanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad etmek hoşlarına gitmedi ve “Bu sıcakta sefere çıkmayın” dediler. De ki: “Cehennemin ateşi daha sıcaktır.” Keşke anlasalardı.”  

[ Tevbe Suresi: 81 ]

Kişinin bu dünyada bir kliması varsa ona ahirette sahip olamayacaktır. “O, alevli bir ateşte yanacak.” Bir adam bana şöyle demişti: “Benim beş tane klimam var; biri misafir odasında, biri yatak odasında, diğerleri mutfak ve salonda gibi…” Ama ahirette klima olmayacak. Eğer kişi dünyada isyan eden kullardan ise o zaman alevli bir ateşte yanacak.
“Ve karısı da” ifadesi yürek burkan bir ifadedir. Eğer bir kadın günah ve isyan konusunda kocasına itaat ederse, şu ayet onu da kapsar: “O, alevli bir ateşte yanacak. Karısı da…” Yine bir erkek de isyanda karısına tabi olursa o da eşiyle birlikte alevli ateşe atılacaktır. Zira yaratıcıya isyan söz konusu ise yaratılmış olana itaat edilmez. Bir kadın kocasına “Ben Allah’a isyan etmem ne istersen yap, istersen beni boşa” derse adam onu boşamaz. Ona saygı gösterir. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

(( إِذَا صَلَّتْ الْمَرْأَةُ خَمْسَهَا وَصَامَتْ شَهْرَهَا وَحَفِظَتْ فَرْجَهَا وَأَطَاعَتْ زَوْجَهَا قِيلَ لَهَا: ادْخُلِي الْجَنَّةَ مِنْ أَيِّ أَبْوَابِ الْجَنَّةِ شِئْتِ ))

[ أحمد عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَوْفٍ بسند ضعيف ]

Bir kadın beş vakit namazını kılar, Ramazan ayında orucunu tutar, iffetini korur ve kocasına itaat ederse ona şöyle denir: “Dilediğin kapıdan cennete gir.” 

[ Ahmed b. Hanbel Abdurrahman b. Avf zayıf bir senetle nakletmiştir ]

Allah’ın dostlarına zarar verirseniz Allah Teala ile savaşa girmiş olursunuz. Peki peygamber Efendimizle bunu yaparsanız?

Bilin ki bir insanın dini yüz bin ve daha fazla maddeden oluşur. Şüpheyle bakmak, yalan yere yemin etmek, fiyatları yükseltmek, malın kusurunu gizlemek ya da ürünü taksitle çok yüksek fiyata satmak, bunların hepsinden kişi hesaba çekilecektir. Alım satımda bin ya da iki binden de fazla haram olan durumlar vardır. Eve girip çocuklarınızdan birini öpüp diğerini öpmezseniz bundan hesaba çekilirsiniz. Kişi hâkim olarak atanır da adaletiz davranırsa bundan da hesaba çekilir. İnsanın dini çok karmaşıktır. Tüm işlerinde, alım satımında, komşuluk ilişkilerinde, konuşmasında, bakışlarında çok dikkatli olmalıdır. Bir kadın beş vakit namaz kılar, Ramazan orucunu tutar, kendini korur, eşine itaat ederse Rabbinin cennetine girer. Ama eğer bir günahta kocasına itaat ederse bu ayet ona yöneliktir: “Odun taşıyıcı olarak karısı da (ateşe girecek).” Tarihi kaynaklar Ebu Leheb’in üç oğlu olduğunu aktarır. İlki Muattib, ikincisi Utbe idi. Bunların ikisi Müslüman olmuş Resulullah’a tabi olmuşlardı. O’na büyük bir bağlılıkla hizmet etmişlerdi. Ama Uteybe Resulullah’a eziyet etmek için açıkça kötülük yapıyordu. Efendimizin kızıyla evlenmişti, sırf düşmanlık için onu boşadı. Rasulullah (s.a.v) de ona şöyle beddua etti:

(( اللهم سلط عليه كلبك فخرج في قافلة يريد الشام، فنزل منزلا، فقال: إني أخاف دعوة محمد صلى الله عليه وسلم، قالوا له: كلا، فحطوا متاعهم حوله، وقعدوا يحرسونه، فجاء الأسد فانتزعه، فذهب به ))

[ البيهقي ]

 “Allahım köpeğini onun üzerine sal. Bunun üzerine bir kafileyle Şam’a doğru yola çıktı. Bir yerde konaklayıp şöyle dedi: ‘Muhammed (s.a.v.)’in duasından korkuyorum.’ Etrafındakiler ‘hayır’ deyip eşyalarını etrafına topladılar. Onu korumak için oturdular. Bir aslan geldi, onu kaptı ve götürdü.” 

[ Beyhaki ]

Kişi peygamberlerden yüz çevirdiğinde, “kim bana ve dostlarıma zarar verirse ona savaş ilan ederim.” Bu kişi Allah’a “onu bırak” diye dua eder, “onu rahat bırak, onu bırak” Allah’ın dostlarına zarar verirsen Allah Teala’ya karşı savaş açmış olursun. Peygambere bunu yaparsan ne olur peki? Uteybe bunu yaptı, açıkça düşmanlığını ilan etti. Sırf öfkesinden kızını boşadı. Rasulullah (s.a.v.) de ona beddua etti ve şöyle buyurdu: “Allahım köpeğini onun üzerine sal.” Bunun üzerine Şam’a yaptığı bir seferde bir aslan onu yedi. 

İslam’da ilişkiler insani ilişkilere değil ilkelere dayanır:

Bu ayete karşılık Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

(( سلمان منَّا أهل البيت ))

[ الحاكم والطبراني بسند ضعيف ]

 “Selman ehl-i beytimdendir.”  

[ Hâkim ve Taberani zayıf bir senetle nakletmiştir ]

Selman-ı Farisi ehl-i beytimdendir. Ben Habeşli bir köle bilse olsa tüm insanların dedesiyim. Amcası Ebu Leheb: “Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.” 

(( لَيْسَ مِنَّا مَنْ دَعَا إِلَى عَصَبِيَّةٍ وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ قَاتَلَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ مَاتَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ ))

[ أبو داود بسند ضعيف ]

“Asabiyete (ırkçılık) çağıran bizden değildir. Asabiyet için savaşan, asabiyet yolunda ölen bizden değildir.” 

[ Ebu Davud zayıf bir senetle nakletmiştir ]

(( انْصُرْ أَخَاكَ ظَالِماً أَوْ مَظْلُوماً، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ هَذَا نَنْصُرُهُ مَظْلُوماً فَكَيْفَ نَنْصُرُهُ ظَالِماً؟ قَالَ: تَأْخُذُ فَوْقَ يَدَيْه ))

[ البخاري عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ]

 “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et. Dediler ki: ‘Ya Resulallah Haklı olana yardım etmeyi anlıyoruz da haksız olana nasıl yardım edelim’ Efendimiz buyurdu ki: ‘Ellerini tutarsınız.” 

[ Buhari Enes (r.a)’den nakletmiştir ]

İslam’da ilişkiler kişisel ilişkilere, akrabalık bağlarına veya bölgesel topluluklara değil ilkelere dayanır. Zira onların tümü İslam’da reddedilir: “Selam benim ehl-i beytimdendir.”

(( اسْمَعُوا وَأَطِيعُوا وَإِنْ اسْتُعْمِلَ حَبَشِيٌّ كَأَنَّ رَأْسَهُ زَبِيبَةٌ ))

[ البخاري عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ]

 "(İdarecilerinizin emirlerini) dinleyiniz ve onlara itaat ediniz. başı siyah Habeşli bir köle olsa bile!" 

[ Buhari Hz. Enes’ten nakletmiştir ]

(( عَنْ الْمَعْرُورِ بْنِ سُوَيْدٍ قَالَ: لَقِيتُ أَبَا ذَرٍّ بِالرَّبَذَةِ وَعَلَيْهِ حُلَّةٌ وَعَلَى غُلَامِهِ حُلَّةٌ فَسَأَلْتُهُ عَنْ ذَلِكَ فَقَالَ: إِنِّي سَابَبْتُ رَجُلاً فَعَيَّرْتُهُ بِأُمِّهِ فَقَالَ لِي النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: يَا أَبَا ذَرٍّ أَعَيَّرْتَهُ بِأُمِّهِ إِنَّكَ امْرُؤٌ فِيكَ جَاهِلِيَّةٌ أخوانكُمْ خَوَلُكُمْ جَعَلَهُمْ اللَّهُ تَحْتَ أَيْدِيكُمْ فَمَنْ كَانَ أَخُوهُ تَحْتَ يَدِهِ فَلْيُطْعِمْهُ مِمَّا يَأْكُلُ وَلْيُلْبِسْهُ مِمَّا يَلْبَسُ وَلَا تُكَلِّفُوهُمْ مَا يَغْلِبُهُمْ فَإِنْ كَلَّفْتُمُوهُمْ فَأَعِينُوهُمْ ))

[ البخاري عَنْ الْمَعْرُورِ بْنِ سُوَيْدٍ ]

“Marur b. Süveyd’den şöyle naklediliyor: “Rabeze'de Ebu Zer'in yanına uğradık. Üzerinde bîr hülle vardı. Kölesinin üzerinde de aynı hüllenin bir eşi vardı. Biz Ebû Zer'e bunu sorunca şunları söyledi: ben bir adamla münakaşa etmiş ve onu annesi ile yermiştim. Nebi (s.a.v.) bana dedi ki: ‘Ey Ebu Zer! Ona annesi ile mi yerdin. Gerçekten sen kendinde cahiliye bulunan bir kimsesin! Bunlar sizin din kardeşleriniz ve hizmetçilerinizdir. Allah onları sizin eliniz altına vermiştir. Şimdi her kimin din kardeşi kendi eli altında bulunuyorsa ona yediğinden yedirsin! Giydiğinden giydirsin! Onlara yapamayacakları işleri yüklemeyin! Şayet yüklerseniz o iş hususunda kendilerine yardım edin!” 

[ Buhari Marur b. Süveyd’den nakletmiştir ]

Gerçek İslam:

İslam budur. İslam insanları bir tarağın dişleri gibi eşit kılar. Üsame b. Zeyd (r.a.) on yedi yaşından büyük olmayan bir gençti, esmer tenli ve basık burunlu biriydi. Rasulullah (s.a.v.)’in sevgilisiydi. Ashab arasında “sevilenin sevgilisi” diye anılırdı. Zira bu sevgi Efendimizin sevgisiydi. Yani Resulullah’ın çok sevdiği biriydi. Zira babası da öyle… Rasulullah (s.a.v.) onu ordunun komutanlığına atadı. Ama ordu yola çıkamadan vefat etti. Hz. Ebu Bekir es-Sıddık ordunun yola çıkmasını emretti. Orduda Ömer b. Hattab, Osman b. Afvan ve Ali b. Ebi Talib de vardı. Ashabın büyükleri onun emri altında askerlerdi. Üsame b. Zeyd daha on yedi yaşındaydı. Ashab onunla konuştu ve dediler ki: “Bu nedir? Komutanımız bu mu?” Meseleyi Hz. Ömer’e bildirdiler. Hz. Ömer zeki bir adamdı. Arkadaşının görüşünü duymak için onların görüşünü benimsedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir Hz. Ömer’i sakalından yakaladı, neredeyse koparacaktı. Şiddetle onu sarstı ve şöyle dedi: “annen senden mahrum olsun ey Hattab’ın oğlu!” Cahiliye’de cebbar, İslam’da korkak mısın?” Resulullah’ın bir araya getirdiği orduyu göndermeme mi engel oluyorsun?” Allah’a yemin ederim ki Üsame’nin seferi gerçekleşecek” Hz. Ebu Bekir Halife olarak yola çıktı, kendisi yürüyordu ve Üsame de deve üzerindeydi. Üsame b. Zeyd bu durumu kaldıramadı ve dedi ki: “Ey Resulullah’ın halifesi ya sen bineceksin ya da ben ineceğim.” Hz. Ebu Bekir şöyle cevap verdi: “Vallahi ne ben binerim ne de sen inersin. Allah yolunda bir saat ayaklarımın tozlanmasının ne zararı var?” Yola devam etti. Ordunun toplandığı yere vardıklarında Hz. Ömer için izin istedi ve “Ömer’i vezir olarak yanıma almama izin verir misin?” diye sordu. İşte İslam budur. Rengin bir kıymeti yoktur. Soyun, doğum yerinin, ailenin statüsünün bir değeri yoktur İslam’da. Tek bir değer vardır:

﴾ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ(13) ﴿

[ سورة الحجرات ]

“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.” 

Müminin alametlerinden biri insanlara karşı duyduğu büyük saygı iken, kafirin alametlerinden biri kibir ve büyüklenmedir:

Ey Sad onun Rasulullah (s.a.v.)’in dayısı olarak anılması seni aldatmasın. İnsanların hepsi Allah katında eşittir. Allah’a kulluk ve ibadetten başka Allah’a yaklaştıracak bir şey yoktur. Ki ben Sad (r.a)’ın bazı savaşlarda Rasulullah (s.a.v.)’den duyduğu şeyleri başka bir sahabinin duyduğuna inanmıyorum.

(( عَنْ عَلِيٍّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: مَا سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُفَدِّي أَحَداً غَيْرَ سَعْدٍ سَمِعْتُهُ يَقُولُ: ارْمِ فَدَاكَ أَبِي وَأُمِّي أَظُنُّهُ يَوْمَ أُحُدٍ ))

[ متفق عليه عَنْ عَلِيٍّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ]

“Hz. Ali’den şöyle naklediliyor: Ben Rasulullah (s.a.v.)’ın Sad’dan başkasına anam babam sana feda olsun dediğini işitmedim. Sanırım Uhud günüydü.” 

[ Buhari ve Müslim ]

Rasulullah (s.a.v.) Sad dışında kimseye anam babam sana feda olsun dememiştir.

(( أَقْبَلَ سَعْدٌ فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: هَذَا خَالِي فَلْيُرِنِي امْرُؤٌ خَالَهُ ))

[ الترمذي عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ ]

 “Rasulullah (s.a.v.) Sad (r.a)’ı gördü ve şöyle buyurdu: “Bu benim dayımdır, kimin böyle bir dayısı varsa bana göstersin.” 

[ Tirmizi Cabir b. Abdullah’tan nakletmiştir ]

Rasulullah (s.a.v.) neşeli ve sevgi doluydu, her bir ashabının tek tek kıymetini bilirdi.

(( عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ بَنُو قُرَيْظَةَ عَلَى حُكْمِ سَعْدٍ هُوَ ابْنُ مُعَاذٍ بَعَثَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَكَانَ قَرِيباً مِنْهُ فَجَاءَ عَلَى حِمَارٍ فَلَمَّا دَنَا قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: قُومُوا إِلَى سَيِّدِكُمْ فَجَاءَ فَجَلَسَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ لَهُ: إِنَّ هَؤُلَاءِ نَزَلُوا عَلَى حُكْمِكَ قَالَ: فَإِنِّي أَحْكُمُ أَنْ تُقْتَلَ الْمُقَاتِلَةُ وَأَنْ تُسْبَى الذُّرِّيَّةُ قَالَ: لَقَدْ حَكَمْتَ فِيهِمْ بِحُكْمِ الْمَلِكِ ))

[ متفق عليه عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ]

 “Ebu Said el-Hudri (r.a)'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Kureyza oğulları Yahudileri Sad İbn Muaz'ın vereceği kararı kabul edeceklerini bildirince Resulullah (s.a.v.) Sad'ın gelmesi için bir haberci gönderdi. Sad bin Muaz bir eşek üzerinde geldi. Bize doğru yaklaşınca Resul-i Ekrem (s.a.v.): "Haydi, efendinizi ayakta karşılayın!" buyurdu. Sad gelip Nebi (s.a.v.)’ın yanına oturdu. (s.a.v.) ona durumu anlatarak: "Bunlar senin vereceğin kararı kabul edeceklerini söylediler" dedi. Sad: "Ben şu kararı veriyorum: Savaşanlar öldürülecek ve kadınlar ile çocuklar da esir edilecek" dedi. Nebi (s.a.v.) bunun üzerine şöyle buyurdu: "Onlar hakkında her şeyin sahibi olan Allah'ın hükmünü verdin!” 

Bir seferinde Hz. Ebu Bekir içeri girmiş ve oturacak yer bulamamıştı. Hz. Ali ona yer açtı. Rasulullah (s.a.v) gülümsedi ve dedi ki: “Sadece faziletli olanlar faziletli olanların değerini bilir.” Böylece Hz. Ali ve Hz. Ebu Bekir’i aynı anda övdü. Sad içeri girince de “bu benim dayımdır, yüksek mevkide olan biridir, böyle dayısı olan varsa bana göstersin” buyurdu. “Anam babam sana feda olsun ey Sad”. Nedir bu makam? Bundan daha üstün bir makam mı var? Hz. Ömer dedi ki: “Ey Sad sana Resulullah’ın dayısı denmesine aldanma. Allah katında herkes eşittir. Allah’a yakın olmak konusunda itaatten başka bir fark yoktur. Kimseye karşı üstünlük taslama. Kendini kimseden hayırlı görme.” Hepsi Allah’ın kullarıdır. Senin hor gördüğün kişi Allah katında senden kat kat büyük bir konuma sahip olabilir. Müminin alametlerinden biri insanlara karşı aşırı saygılı ve edepli olmasıdır. Kafirin alametlerinden biri ise kibir ve gururudur.

Dört helak edici söz ve imanın alameti olan tevazu:

Üç helak edici söz: Ben, bana ait ve benim… İblis şöyle dedi:

﴾ قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ ۖ قَالَ أَنَا۠ خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِى مِن نَّارٍۢ وَخَلَقْتَهُۥ مِن طِينٍۢ(12) ﴿

[ سورة الأعراف ]

“Allah buyurdu: “Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (İblîs), “Ben ondan daha üstünüm; çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın” dedi.” 

[ Araf Suresi: 12 ]

Allah Azze ve Celle onu helak etti. Karun ise şöyle dedi:

﴾ قَالَ إِنَّمَآ أُوتِيتُهُۥ عَلَىٰ عِلْمٍ عِندِىٓ ۚ أَوَلَمْ يَعْلَمْ أَنَّ ٱللَّهَ قَدْ أَهْلَكَ مِن قَبْلِهِۦ مِنَ ٱلْقُرُونِ مَنْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُ قُوَّةً وَأَكْثَرُ جَمْعًا ۚ وَلَا يُسْـَٔلُ عَن ذُنُوبِهِمُ ٱلْمُجْرِمُونَ(78) ﴿

[ سورة القصص ]

“Kārûn, “Bu serveti sahip olduğum bilgi sayesinde elde ettim” diye karşılık verdi. Bilmiyor muydu ki Allah ondan önceki kuşaklardan, ondan daha güçlü ve daha çok servet biriktirmiş kimseleri helâk etmişti. Ama suçluluğu kesinleşmiş olanlara artık günahları sorulmaz!” 

[ Kasas Suresi: 78 ]

﴾ فَخَسَفْنَا بِهِۦ وَبِدَارِهِ ٱلْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُۥ مِن فِئَةٍۢ يَنصُرُونَهُۥ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَمَا كَانَ مِنَ ٱلْمُنتَصِرِينَ(81) ﴿

[ سورة القصص ]

“Sonunda biz onu ve evini barkını yerin dibine geçirdik. Artık Allah’a karşı ona yardım edecek adamları olmadığı gibi, kendi kendini kurtarabilecek durumda da değildi.” 

[ Kasas Suresi: 81 ]

Firavun da şöyle dedi:

﴾ وَنَادَىٰ فِرْعَوْنُ فِى قَوْمِهِۦ قَالَ يَٰقَوْمِ أَلَيْسَ لِى مُلْكُ مِصْرَ وَهَٰذِهِ ٱلْأَنْهَٰرُ تَجْرِى مِن تَحْتِىٓ ۖ أَفَلَا تُبْصِرُونَ(51) ﴿

[ سورة الزخرف ]

 “Firavun, kavmine seslenerek dedi ki: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı benim değil mi? Şu nehirler de benim altımdan akıyor (değil mi?) Hâlâ görmüyor musunuz?” 

[ Zuhruf Suresi: 51 ]

Allah onu denizde boğdu:

﴾ ٱلنَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا ۖ وَيَوْمَ تَقُومُ ٱلسَّاعَةُ أَدْخِلُوٓاْ ءَالَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ ٱلْعَذَابِ(46) ﴿

[ سورة غافر ]

“Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir. Kıyamet koptuğunda, “Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın!” denilecek.” 

[ Gafir Suresi: 46 ]

Helak eden üç söz, imanınızın alameti tevazudur. Karşınızdaki Allah’ın bir kuludur. Allah katındaki sahip olduğu makamı bilemezsiniz ki, bu yüzden insanlara karşı nazik olun.

(( عَنْ أَبِي مَسْعُودٍ قَالَ: أَتَى النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَجُلٌ فَكَلَّمَهُ فَجَعَلَ تُرْعَدُ فَرَائِصُهُ فَقَالَ لَهُ هَوِّنْ عَلَيْكَ فَإِنِّي لَسْتُ بِمَلِكٍ إِنَّمَا أَنَا ابْنُ امْرَأَةٍ تَأْكُلُ الْقَدِيدَ ))

[ ابن ماجه عَنْ أَبِي مَسْعُودٍ ]

“Bir (gün bir) adam Nebi (s.a.v)'in yanına geldi ve O'nunla konuştu. Konuşma esnasında (korkusundan) ferisaları (omuzları ile yanları arası) titremeye başladı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.), adama: (Görüşmeyi) kendine kolaylaştır. (Yâni korkma, sakin ol). Çünkü ben şüphesiz, bir kral değilim. Şüphesiz ben, tuzlanıp güneşte kurutulan et yiyen bir kadının oğluyum, buyurdu.”  

[ İbn Mace Ebu Mesud’dan nakletmiştir ]

Bu Rasulullah (s.a.v.)’in tevazusudur.

İnsanların mevkii ancak Allah katındadır:

Öyleyse Rasulullah (s.a.v.) Uteybe’ye beddua etmiş ve Allah da onu helak etmişti. Bu nedenle ey insan acele etme, hakka düşman olma, bilmediğin şeylerden bahsedip de “filanca batıldır” deme. Önce sözünden emin ol. Neden emin olmadığın şeyleri söylüyorsun, insanları batıl ile vasıflandırma, kimseyi tekfir etme. İnsanları (yanlış bir şekilde) kafir ilan eden onların en kafiridir. “Bilmiyorum” de. Çünkü insanları değerlendirmek Allah’a aittir. Bunun delili de şu ayettir:

﴾ إِن تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ ۖ وَإِن تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنتَ ٱلْعَزِيزُ ٱلْحَكِيمُ(118) ﴿

[ سورة المائدة ]

“Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”  

[ Maide Suresi: 118 ]

Bu benim görevim değil, filanca kişi hakkında ne düşünüyorsun? Benim bir ilgim yok. Ben kendi sorumluluğumu üstlenirim.

﴾ يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ ۖ لَا يَضُرُّكُم مَّن ضَلَّ إِذَا ٱهْتَدَيْتُمْ ۚ إِلَى ٱللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ(105) ﴿

[ سورة المائدة ]

“Ey iman edenler! Siz kendi sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğru gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır ve yapmakta olduğunuz her şeyi o zaman Allah size bildirecektir.” 

[ Maide Suresi: 105 ]

Ben insanları değerlendirmek, filanca hak üzere, filanca batıl yolda demekle mükellef değilim. Ben bilmem. Eğer yapılan Allah’ın kitabına uygunsa o haktır. Bir görüntüye göre hükmederiz. Gizli olanı Allah bilir.

Müminin alametlerinden biri de omuzlarında birinin yükünü taşımamasıdır:

Allah Teala “ve karısı da odun taşıyacaktır.” Buyuruyor. Dediler ki: odun taşıyan demek günahları taşıyan demektir. Burada odun günahtan kinayedir. İnsan kötü bir amel işlediğinde birine eziyet ettiğinde, bir malı gasp ettiğinde, başka birinin evini ya da ailesini yıkmaya sebep olduğunda, anne ile oğlun arasını açtığında, kardeşlerin arasına girdiğinde, eşlerin arasını açtığında, birinin iflasına sebep olduğunda ya da kişiyi büyük bir sıkıntıya soktuğunda, verdiği acı sebebiyle amansız bir hastalığa sebep olduğunda, bunların hepsi kişinin sırtındaki bir yük gibidir. Mümin ise hafiftir. Akşam uyur ve üzerinde kimsenin hakkı yoktur. Bir karıncayı bile ezmiş olsa geceleri uyuyamaz. Müminin alameti omuzlarında yük taşımamasıdır. Haram mal yemez, birine zulmetmez, ailenin parçalanmasına sebep olmaz. Bir genç kızın geleceği ile oynamaz. Birisi bir kadını baştan çıkarır veya onu yoldan çıkarır, onunla şehvetini tatmin eder ve bırakır. Ama o kadın kötü bir kadın olmuş olur. Kendisi de soyundan gelecekler de cehenneme gidebilir. Bu nesli gördün mü? Hayat kadınlarının nesli, amel defterinde yazılı her şey, kıyamet günü her şey ortaya çıkacak. Bir saat için arzularını tatmin ettiğin kadına bak, onu mahvettin, O saliha bir kadın, bir anne olabilirdi, evlenebilir, çocukları gelinleri, damatları olabilirdi. Ama sen onu yoldan çıkardın ve zinasına sebep oldun. Mesela bir kadın bir problemini çözmesi için bir adama sığınır ama adam ondan faydalanmak ister. Kadında görünüşe göre buna gönüllü davranır. Bana biri eskiden peçe taktığını, sonra açtığını, ondan sonra sadece başörtüsüyle kalığını ve sonra da tamamen açıldığını söyledi. Şimdi ise bir genelev işletiyor. Bunun sebebi ne? Onu bozan o baştaki olay. Bu olay ahirette ortaya çıktığında sonuçları katlanarak gelir. Zina eden bir erkeğin amel defterinde sekiz yüz bin zina eden kadın olabilir. İşte bu ona bir yüktür: “Karısı da odun taşıyacaktır.” Tüm bu yükleri taşıyabilir misiniz? Yalan söylüyor, aldatıyor, yalan yere yemin ediyor, insanlara eziyet ediyor, birini bir belaya sürüklüyorsunuz. Nereye gidiyorsunuz? Mesele çok önemli! Bir aileyi bölmek için eşler arasındaki ilişkiye zarar vermeniz yeterlidir. Sizin yüzünüzden boşanırlarsa çocukların mutsuzluğundan siz sorumlu olursunuz. 
Müminin alameti rahat uyumasıdır.

Kişi arkadaşının dini üzeredir:

Müminin alametlerinden biri de kafasının rahat olmasıdır. Şanını, makamını başkalarının yıkımı üzerine kurmaz. Başkalarının mutsuzluğu üzerine mutluluk inşa etmez. Başkalarını fakirleştirerek mal biriktirmez. Diğerlerinin kaygılarıyla güvende olmaz. Aksine, o hayrın, mutluluğun ve huzurun kaynağıdır. Kimseyi korkutmaz. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

(( لا يحلُّ لمسلمٍ أن يُروِّعَ مسلماً ))

[ سنن أبي داود ]

 “Bir Müslümanın başka bir Müslümanı korkutması helal değildir.” 

[ Ebu Davud, Sünen ]

(( عن عَائِشَةَ أَنَّهُ اسْتَأْذَنَ عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَجُلٌ فَقَالَ: ائْذَنُوا لَهُ فَبِئْسَ ابْنُ الْعَشِيرَةِ أَوْ بِئْسَ أَخُو الْعَشِيرَةِ فَلَمَّا دَخَلَ أَلَانَ لَهُ الْكَلَامَ فَقُلْتُ لَهُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ قُلْتَ مَا قُلْتَ ثُمَّ أَلَنْتَ لَهُ فِي الْقَوْلِ فَقَالَ: أَيْ عَائِشَةُ إِنَّ شَرَّ النَّاسِ مَنْزِلَةً عِنْدَ اللَّهِ مَنْ تَرَكَهُ أَوْ وَدَعَهُ النَّاسُ اتِّقَاءَ فُحْشِهِ ))

[ متفق عليه عن عَائِشَةَ ]

“Hz. Aişe’den nakledildiğine göre bir adam Rasulullah (s.a.v.)’den izin istedi. Efendimiz de buyurdu ki: “Ona izin verin, o kabilesinin ve ailesinin en kötüsüdür. Adam içeri girdiğinde onunla nazikçe konuştu. Ben de dedim ki: “Ey Allah’ın Resulü, onları söyledikten sonra onunla güzelce konuştunuz.” Buyurdu ki: “Ey Aişe, Allah katında en kötü insan, insanların kötü sözünden, kötülüğünden dolayı terk ettiği kimsedir.” 

[ Buhari ve Müslim ]

(( إن من الناس مفاتيح للخير مغاليق للشر، فطوبى لمن جعل الله مفاتيح الخير على يديه، وويل لمن جعل الله مفاتيح الشر على يديه ))

[ سنن ابن ماجه ]

“Şüphesiz bazı insanlar hayırlı işler için anahtar ve şer işlere karşı sürgü gibidirler. Ne mutlu o kimseye ki Allah Teala hayırlı işlerin anahtarlarını onun eline vermiştir. Ve yazıklar olsun o kişilere ki Allah Teala şer işlerin anahtarlarını onun ellerine vermiştir. '' 

[ İbn Mace, Sünen ]

Bu nedenle kötülüğe alet olmaktan sakının, kötü bir insanın elinde oyuncak olmayın. İşte “odun taşıyıcısı” ayetinin manalarından biri her günahın bir odun parçası olduğudur. Bu taşıma da sahibini bulur. Bu ayetin ilk anlamıdır “karısı da odun taşıyacaktır.”
İkinci anlamı da şudur: Kadın, karısı kelimesinin bazıları ayna kelimesinden türediğini düşünürler. Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

(( المَرْءُ على دِينِ خَليلِه، فَلْينْظُرْ أَحَدُكُم مَنْ يُخالِل ))

[ رواه أحمد ]

“Kişi dostunun dini üzeredir, o halde kiminle arkadaşlık ettiğine bir baksın.” 

[ Ahmed b. Hanbel ]

Şimdi, yalnız kaldığınızda namazınızı tam olarak kılın, sabah namazını vaktinde kılın, bir hafta sonra eşiniz de sizinle birlikte kalkmaya başlayacak. Siz gün doğuncaya kadar uyursanız o da uyumaya devam edecek. Siz vera sahibi olursanız o da olacak. Siz kadınlar hakkında kötü konuşursanız, o da erkekler hakkında kötü konuşacak. Gıybetten kaçınırsanız o da kaçınacak. Bu kanıtlanmış bir hakikattir. “Kişi arkadaşının dini üzeredir.” Eşiniz sizi dindar gördüğünde o da öyle olur. Onurlu görürse o da onurlu olur. Siz bakmazsanız o da bakmaz. Merhametli olursanız o da olur. Sözünüz sertse onun sözü de kaba olur. Ailesine söverseniz o da sizin ailenize söver. “Kişi arkadaşının dini üzeredir. O halde kiminle arkadaşlık ettiğine bir baksın.”
“Karısı da” kelimesi yani karısı onun aynasıdır. Bu ilk anlamdır. “Odun taşıyıcısıdır.” Bu kadın Ümmü Cemil’di. Ama onu tek gözlü, çirkin diye anarlardı, ümmü cemil diye değil. Zira bu isim ona yakışmıyordu. O tek gözlüydü, müfessirler ona Ümmü Cemil değil Ümmü kabih (çirkin) diyorlar. “Karısı da odun taşıyacaktır.” Yani onu yakacak günahları ve yükleri taşıyacaktır.

Kadın hesaba çekilme konusunda erkekler gibidir:

Yetim malı yiyen, haram yiyen, faiz yiyen ya da buna izin veren, insanların malını gasp eden, alım satım da hile yapan, malların değerini düşüren, satarken övüp alırken kötüleyen, bunları her kim yapıyorsa:

﴾ إِنَّ ٱلَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَٰلَ ٱلْيَتَٰمَىٰ ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِى بُطُونِهِمْ نَارًا ۖ وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا (10) ﴿

[ سورة النساء ]

 “Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş dolduruyorlar. Zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.” 

[ Nisa Suresi: 10 ]



Tetkik edilmiş Metin

Hamd alemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur

Metni indir

نص الدعاة

Mevcut Diller

Resmi Gizle